Öne çıkan

İlk blog gönderisi

Bu, gönderi alıntısıdır.

Reklamlar

Bu ilk gönderiniz. Değiştirmek veya silmek için Düzenle’ye tıklayın veya yeni bir gönderi başlatın. İsterseniz okuyuculara bu blogu yazmaya neden başladığınızı ve ne yapmayı planladığınızı söylemek için bu gönderiyi kullanın.

yazı

Yangın

Bazen kelimenin tam anlamıyla nefes alamadığımızı düşünüyorum. İçimizdeki yangını söndürmeye çalıştıkça tütüyoruz. Her gün her geçen an biriktirdiğimiz anılarla büyüyoruz, genişliyoruz. Bazı anılar zamanla o yangına atılıyor yok olsun diye, fakat bu kaos içinde daha fazla duman yaratmaktan başka işe yaramıyorlar. Belki de savaşmayı bırakıp dumana karışmalıyız. Kendi yangınımıza atlamalı, tüm korktuklarımızla yüzleşmeli, dumanla zehirlenmeli ve yok olmalıyız. Tüm sevgilerimiz ve nefretlerimizle yüzleşmeliyiz. Ama en önce kendimizle.

İçimizdeki yangının küllerinden doğmalıyız tekrar tekrar. Sormalı, sorgulamalı; fakat samimiyetle, sevgi ile yapmalıyız bunu.

Bir gün o aralar çok sinirimi bozan birine kafayı takmış durumdaydım. Ona olan nefretim bana su içmeyi bile unutturacak derecedeydi. Sanki içimdeki biri susmak bilmeden içimde onun canımı sıkan yanlarını canlandırıyordu. Meditasyonumu, odaklanmamı etkiliyordu. O ara bir gün meditasyondayken (bi şey yaptığım da yok ha, yatağa uzandım nefes alıp verişime odaklanıp hiçbir şey “düşünmemeye” çalışıyorum) aniden sesli bir şekilde “X’ten nefret ediyorum.” dedim.

X’ten nefret ediyorum.

X’ten nefret ediyorum.

Y’den nefret ediyorum.

Z’yi pek sevmiyorum.

Annemi seviyorum.

Kardeşimi çok seviyorum.

Babamı da seviyorum.

X’ten nefret ediyorum.

Kardeşimi seviyorum.

Bu arada sevgi ve nefretimi ifade ederkenki hissiyatımı gözlemliyordum. X’ten bahsederken etim sertleşiyor, kardeşimde kalbim yumuşuyordu.

Bulut

“Neyi izlemeyi seviyorum biliyor musun?” Dedi küçük pembe bulut. “İnsanların bu telaşlarını.”

“Baksana hallerine, hep bir şeylerde var olma telaşındalar. Ağaçları örnek alsalar aslında, su gibi olabilseler.. Bir ağacın ağaç olmaktan başka ne derdi vardır ki? Bunu da dert edinmez ya kendine; hatta bilmez bile derdinin “ağaç olmak” olduğunu, sadece olur. Havadan, topraktan, sudan ve güneşten doğar, büyür, çiçek açar, yapraklarını döker ve başka bir ruha karışır. Peki ya sen güzel insan, kendini tüm bu bütünden nasıl ayrı tutabilirsin? Esen rüzgardan ayrı, akan sudan farklı olduğunu iddia edebilir misin? Tüm bu mucizevi döngünün sen, küçücük bir parçası olduğunu ne çabuk unuttun? Hangi dağları yarattın kendine? Hangi duvarları ördün? Hangi canlıları yok ettin kendine “yaşam alanı” yaratabilmek için? En son ne zaman sorguladın bunları? Ya da hiç düşündün mü? Afrika’yı, Hindistan’ı, Suriye’yi, Türkiye’yi sadece kitaplarda mı okudun? Hiç bir Aborjin’e “Merhaba.” diyebildin mi? Gökyüzüne en son ne zaman baktın? En son ne zaman sevdin, en çok neyden nefret ettin?”

“Bak şurada iyi kötüyü dövüyor.” dedi beriki bulut. “Şurada da çirkin güzeli kötülüyor.”

“Bunlar hep oluyor, kendini bütünden ayıran her şeyde olur. İnsanlar kendilerini bütünden ayırıyor, hep “daha”sı olmayı istiyorlar. Daha iyi, daha güzel, daha masum, daha seksi, daha zeki, daha zengin.. İstekleri hiç bitmiyor, sonu gelmiyor. Yaşadıkları dünyanın mübadele birimine tapıyorlar. Halbuki doğada para geçmez, bulut kardeş; unuttukları bu. Her şeye sahipler; aslında altınların üzerinde oturan ejderhalar onlar, yalnızca farkında değiller sahip oldukları güzelliklerin.

Bir de bize bak, bizim üzerimize oturamazlar bile. Bize dokunamazlar, sadece yaklaşabilirler. Bizi, bir bulut olmadan anlayamazlar. Tıpkı kendi içlerindeki ışık gibi, kendilerini bilmeden dış dünyalarını anlayamazlar.”

“Haklısın.” dedi diğeri.

“Olay da bu ya.” dedi,

“Haklı haksız, suçlu suçsuz yok; hepsi bir, hepimiz bir bütünüz.”

Kadın

Kadın cinayetlerine veya kadına karşı tuhaf tutumları sürekli maruz kalıyoruz. Fakat nasıl büyük bir karmaşanın içinde olduğumuzu derinlemesine yeterince araştırıyor muyuz? Öncelikle kadından bahsediyoruz. Hem de Türkiye’de. Ülke köklü bir kültürü taşıyor omuzlarında ve bu yükün kadınlara düşen kısmı azımsanamayacak kadar fazla.

Türkiye’de kadın olmak üzerine fazlaca düşünen, araştıran, yazan çizen olmuştur eminim. Fakat ben daha derin bir şeyden, doğurganlık özelliği taşımaktan bahsetmek isterdim. Burada feministlik yapmak istemem, söylemek istediğim dişi ve erkek cinsiyetlerden birinin sahip olduğu doğurganlık yetisi. İki nokta var. Birincisi bu; dişi doğurabiliyor. İki; dişi hem erkek hem dişi doğurabiliyor. Yani iki cinsiyeti de içinde barındırabiliyor.

Bu arada bir dipnot düşmek isterim, anne rahminde bebek ilk oluşmaya başladığında default gelen cinsiyet dişi, bir süre sonra esas cinsiyetini belirliyor bebek. Yani kadında böyle bir mucize var. Fakat bu tarz olaylardan bir haber ülkem kadını kız çocuğu doğurdu diye yıllarca kötü bilindi bu ülkede. Bir çok kültür kız çocuklarının derhal öldürülmesine sebep oldu, oluyor.

Kadın erkek doğurduğunda ise erkeğin yetiştirilme tarzı bi tuhaf değil miydi? Erkek adam, pipini göster ona buna, küfür, kavga, dövüş, ayılık..ne varsa birikti erkekte. Ve böyle büyüdü, yetişti, evrimleşti erkekler. Sonra birileri annelerinden sonra ilk defa kadın olarak hayatlarına girdiğinde afalladılar. Tüm geçmişin yükünü hayatlarına giren kadına yüklediler.

Türk erkeği yaptı bunu mesela. Kadını “başka biri bakar diye etek giyme dediği halde karısı giydiği için” çokça “dövdü”. Kadın ayrılmak istedi, adam dövdü. Kadın sevişmek istemedi, adam dövdü. Yani nedir bu şimdi? Hala oluyor, bitmedi. Peki who to blame? Bence haklı haksız suçlu suçsuz aramaya gerek yok artık; hepsi içimizde, hepsi biziz. Sorumlu hepimiziz. Ve bunu dönüştürmek de elimizde.

Enerjimizi bizden sonra gelen tüm jenerasyonların pozitif dönüşümüne harcamak için evirebiliriz. Onları eğitmeyi, onlara öğretmeyi bir kenara bırakıp onlarla birlikte büyümeye ve dönüşmeye devam edebiliriz. En güzel tarafı da bu dönüşümün bedava olması.

Herkes, her birimiz elimizi taşın altına koyarak bu dönüşüme destek olabiliriz.

Işık

Uzun bir hikaye bu, neşeli mutlu bir patika yolda yürüyorsunuz. Karşınıza tek katlı kare şeklinde tahtadan bir kulübe çıkıyor. Önce çok meraklısınız kalbiniz atıyor. Kulübeye giden yolda bir çok zorluk atlatmış, sonunda mutlu mesut varmıştınız kulübeye; tüm engelleri aştıktan sonra. Kapıyı heyecanla açıp içeri daldığınızda kendinizi çok dinlenmiş hissettiniz. Fakat aniden bir sıkıntı bastırdı. Sanki evin içinde bir yanınız kötü şeylerin gelişini çağrıştırıp korkunuzu arttırıyor bir yanınızsa kazananın siz olacağını fısıldıyordu.

Kalbinizi takip etmeyi ve yalnızca onu dinlemeyi çok iyi biliyordunuz. Çünkü ancak bu en heyecanlı şeydi bu hayatta. O kulübeye gidişinizde de aynı heyecanı tatmamış mıydınız? Korkuyla yüzleşmek bir yandan size çok iyi gelebiliyordu çünkü bu çok heyecan vericiydi.

Sakinliği sevmiyordunuz. Beyniniz, dünya, şarkılar; her şey aslında çok hızlı değil miydi? Avanak insan sevmiyordunuz mesela, kendini bilmeyenle iki kelime bile intihardı sizin için.

Savaşmayı sevmiyordunuz. Tadı hoşunuza gitmeyen bir şeyi yemeyeceğiniz gibi, kulağınıza hitap etmeyen bir şeyi duymama özgürlüğüne de sahip olsaydınız çok iyi olmaz mıydı? Kötülükler zaten “istenmeyen” şeylerden doğmuyor muydu? Aslında istemediğimiz anda duymamamız ne güzel olurdu. Hayır, derdik duymak istemiyorum ve duymazdık. Fakat, duyamamak ne kötü geliyor kulağa değil mi?

Aklınızdan niye bunlar geçiyordu o küçük kulübede? Sadece tahtadan yapılmış, küçücük çim çatısı olan tek göz bir evcikti bu; size ne hissettirmiş olabilirdi?

Neden donup kalmıştınız böyle? Kalp atışlarınız yavaşlıyordu, bir sanat eserini izler gibi inceliyordunuz içeriyi. Sakin, sıcak hissettirmişti ve huzurlu. Keşke böyle olsaydı tüm dünya, tüm dünya sığışabilseydik bu odaya” diye düşündünüz.

“Çok güzel bir oda, ışığıyla; keşke her ev böyle olsa.”

An

Bazen kendi küçük dertlerimizle öyle çok bütünleşiyoruz ki güneşin hiçbirimize aldırmadan her gün pırıl pırıl doğuşunun nasıl bir mucize olduğunu gözden kaçırabiliyoruz. İstesek de istemesek de ve hatta ne koşulda olursak olalım her gün gözlerimizi açıyor ve yattığımız yerden kalıp güne başlıyoruz. İşte bence bu çok büyük bir kumar. Farkında olsak da olmasak da her gün ustaca kurgulanmış bir düzende kendi kumarımızı oynuyoruz. Bence insanın önemli bir özelliği düşünebilmesi değil, zaten son zamanlarda bu özelliğimizi pek kullandığımız söylenemez. İnsanı eşsiz kılan şey, bir dakika sonra başına ne geleceğini “bilmeden” hayatını yaşayabilmesi. Fakat buna rağmen çok azımızın “an”da ve “an”ı yaşayabilmesi.

Düşünsenize insanoğlu yarım saat sonra hala nefes alıp alamayacağını bilmeden 10 yıllık planlar yapabilen bir varlık. O kadar çok takıntılıyız ki geçmişe ve geleceğe, “an”da kalabilmeyi başarabilmek bile çok fazla meditasyon gerektiriyor bugün. “Keşke” ve “inşallah” kelimelerini bu kadar çok kullanıyor olmamız da bunun bir göstergesi aslında.

Planlarımız suya düşünce de istemediğimiz bir durumda bulunduğumuz için doğal olarak sinirleniyor, üzülüyoruz. Planlar derken “Sabah kahvaltıda şunu yerim.”i de “5 yıl sonra çok zengin olacağım.”ı da kastediyorum. Fakat bu koca evrende her zaman her şey bizim istediğimiz şekilde olmak zorunda mı? Olmaması, olamaması çok doğal değil mi?

Peki ne yapalım? Önce bize “gelen” her şeyi kabul etmek için derin bir nefes alalım; bugün bize kötü “gelmiş” bir şey bambaşka bir zamanda ve evrende belki çok fazla anlam ifade edecektir. Sonra da tüm saçmalıkları nefesimizin olanca gücüyle geri verelim.

Aslında amaç sadece hala nefes alıyor olduğumuzu bir “an” olsun hatırlamak ve biricik bedenimize bunu hatırlatmak.

Başlangıç

Bilmiyorum kaç kere kaç defa kaç kez ne cümleler ne hikayeler ne anılar yazıp yazıp sildim. Kafam, beynim, aklım, kalbim, ruhum, bedenim öyle doluydu ki nereden başlarım, ne söylerim, nasıl söylerim asla karar veremiyordum. Fakat tüm bu kaosun içinde bir düşünceler yumağı daha kemiriyordu beynimi; ne derler, kime ne bu düşüncelerden, şunu paylaşırsam beğenmezler, ezik görürler, dalga geçerler..

Sonra 9 Eylül’de bana bir şey daha oldu. Geçen doğum günümde. Ne oldu sorusunun cevabını henüz ben de verebilmiş değilim. Kendimi aramaya başladım. Araştırmayı, araştırmanın ve sorgulamanın her halini seven ben, şimdi tuhaf bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyordum. Ben kimdim? İlay Çiftçi kimdi? Nasıl konuşur, nasıl nefes alırdık? Birbirimizi nasıl algılardık? Sinir neydi ve bir insan neden sinirli olurdu? Gerçekten iletişim kurabiliyor muyduk?

Üniversite sınavına hazırlanırken bir sene boyunca masasında “Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji” yazan İlay’ı daha çok hatırlar olmuştum. Hatta geçmişi hayatımda ilk defa bilinçli olarak hatırlamak; hatta mümkün olsa örneğin 5 yaşındaki İlay’ın bir gününe gidip onu izleyebilmek isteyecek kadar çok hatırlamak istiyordum. Ben kimdim ve bugüne kadar nasıl oluşmuştum?

Küçükken civciv beslerdim, her dönem sayısız civcivim olurdu. Küçükken Turgutlu’da dönem dönem köşe başlarında, pazarlarda, pet shoplarda fakat en çok pazarlarda küçük koli veya kese kağıtlarında satılan civcivler olurdu. Sarı civcivleri hepimiz biliyoruz; fakat ben sırf ilgi çeksin diye pembe ve maviye boyanarak satılan civcivleri de çok iyi hatırlıyorum. Bilmiyorum, belki de farklı bir sebebi vardı. Fakat bugün o hayvanlara yazık edildiğini düşünüyorum çünkü civcivleri boyayarak satmanın mantıklı bir sebebini bulamıyorum.

Mehmet amcanın sokakta sattığı sütü almak için kaç defa elimde boş tencere terliklerimle aşağı indiğimi hatırladığımda da içimi tuhaf bir sevinç kaplamıştı. Hatta o sütün kaymağından bir kavanozda yenilebilecek kıvamda tereyağı yapmayı 5 yaşlarımda öğrenmiştim.

Örnekler çoğaltılabilir. Bu kendime yolculuk zamanla efsane bir şeye dönüştü. Kendimi sevmeye, kendimle barışmaya başladım. Fakat bu yanlış anlaşılmamalı, kendini beğenmişlikten bahsetmiyorum. Örneğin burnumun yamuk fakat unique yani biricik olduğunu farkettim. Dünyanın en güzel dişlerine sahip değildim belki fakat dünyada bu dişlere sahip tek kişiydim. Kendimle vakit geçirmekten çok hoşlanmaya başladım; kafamın estiğini yapmaya karar vermek ve sanki yine kendimi onaylar gibi o şeyi yapıyor olmak büyük keyif veriyordu.

Eğer burayı hala okuyorsanız büyük ihtimalle şu iki şeyden birini düşünüyorsunuz; 1. Ne diyor bu deli? 2. Resmen beni anlatıyor. Fakat her ne şekilde olursa olsun, iyi ki bunu okuyor ve bana bu yolculuğumda eşlik ediyorsun. Bu benim için çok değerli.

Buraya kadar iç yolculuğumdan bahsettim daha çok. Fakat bir de çok hızlı dönen bir dünya var dışarda. Hatta uzay, evren, kainat var. Fakat oralara daha çok var 🙂

Sorgulamayı çok seven biri olarak benim

iradem dışında olup bitenleri yani dış dünyayı da fazlasıyla gözlemliyor ve anlamlandırmaya çalışıyordum. O kadar çok mantıksızlık çarpmaya başladı ki gözüme kısa zamanda. Fakat iletişim üzerine de yoğunlaştığım bir dönem olduğu için insan bir şeyi nasıl algılar, karşımızdakini ne kadar iyi anlıyoruz diye düşünerek empati kurmaya çalışıyordum. Yani çocuğunu öldüren babanın haberini izlediğimde ne kadar zor olsa da o kişinin de ayakkabılarını giymeye çabalıyordum ve onun penceresinden bakmaya dünyaya -ki anlayabilmeyi onu.

Tabi aynı şekilde insanların nasıl davrandığını ve nasıl konuştuğunu çok detaylı bir şekilde gözlemliyordum.

Bunca şey eş zamanlı olarak gerçekleşebiliyordu. Aklım, ruhum, bedenim..eş zamanlı olarak çalışıyordu. Bunu, yaşadığımı hissedebiliyordum. Bu hissi daha önce hiç tatmamıştım.

12 yaşımda Montaigne’nin denemeler adlı kitabını yaklaşık 5 kez okumuştum. Fakat o kitabın o senelerde bizim evde neden var olduğunu bilen kimse yok. Yani bilinçli olarak benim okumam için alınmış değil, yok yerden kendimi okuyor bulduğum bir kitap. Dostluk Üzerine diye bir denemesi var. Onu paylaşmak isterim burada.

Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler, yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie: Montaigne’in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle

açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor, kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.

Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan’ın ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara uyabilir. Bunlar için, Aristoteles’in sık sık tekrarladığı şu sözü de kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur…»

Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile, beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi oluyorum:

Nec fas esse ulla me voluptate hic frui

Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)

Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,

Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi artık yarım bir varlık gibiyim.

Illam meae si partem animae tulit Maturior vis, quid moror altera, Nec chanıs aeque, nec superstes Integer? Ille dies utramque

Duxit ruinam (Horatius)

Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.

Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü.

 (Kitap 1, bölüm 28)

Hala neredeyse ezbere bildiğim bu denemenin benim şuanki “dostluk anlayışım/algım” üzerinde bir etkisi olabilir miydi?

Geçmişi hatırlamak, dünle bugün arasındaki ilişkiyi anlamlandırmaya çalışmak ve bugünü, bugünkü beni daha iyi anlamak açısından oldukça önemliydi. Bu, kendimi daha iyi anlamamı sağladığı için aynı zamanda huzur kaynağımdı.

Kafam bu düşüncelerle doluyken bana tek zor gelen o babayı anlamaya çalışmak oluyordu. Ya da savaşları. HAARP projesini. Niye bu günlerde gökyüzünün bir tuhaf göründüğünü ve neden havada çok fazla “duman bırakan uçak” olduğunu da sorguluyordum.

Sorgulamak zevk verici, cevaplara ulaşmak heyecanlı geliyordu ya da en azından araştırıyor ve gözlemliyor olmak; yani yolda olmak. Bugün yaşadığımız dünya oldukça çarpık geliyordu; yollar, düzenler, anlayışlar, kavrayışlar, inanışlar, kalıplar, bağlılıklarımız. Yasakları ve kalıpları da tüm detaylarıyla anlamaya çalışma yolculuğum da başlamıştı artık. Kalıplar ve sınırlar beni “tasarım ve kurgu”lar üzerine düşünmeye itti.

Bu şuan okuduğunuz yazı metninin veya ekranın nasıl tasarlandığından siyasi düzenlerin veya kültürel kalıpların tasarım veya kurgularını düşünmeye kadar uzanıyordu.

Devasa bir ilişkiler ağı içesinde, hem oldukça bireysel (hatta biricik) hem de aynı zamanda kutsal bir düzenin yalnızca bir parçası olarak hayatımızı sürdürdüğümüzü “anlamaya başlamak” çok zamanımı almadı. Yani bir bakıma hem her şeydik hem de hiçbir şey.

Felsefe mi yapıyorum diye düşündüm. Fakat bu soruyu cevaplayabilmek için önce felsefenin ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu, bu kolay bir şey miydi? Yalnızca felsefe yapıp yapmadığımı merak etmiştim oysa ki. Fakat daha sorulan şeyin ne olduğunu bilmediğim bir soruya nasıl cevap verebilirdim. Birbirimizle konuşma şeklimiz, soru soruşumuz, soruyu algılayışımız ve cevap verişlerimizi de irdelediğim için bunlar değerli sorulardı.

Biraz daha siyaset.. Neden çünkü bugünün dünyasında tek bağımlılığımız aslında düzen sahiplerinin oyunları. Yazılıp çizilmiş, kuralları ve oyuncakları çoktan belli bir oyunun içinde, bir illüzyonda yaşıyoruz. Bunu göremiyorsak aptal olmamız gerekmez, fakat belki bir şeyleri yeterince derinlemesine anlamaya çalışmıyoruz demektir. Yanlış ya da daha doğrusu mantıksız bir düzende yaşıyoruz bence. Bir insan olduğumuzu ve yaşamak için aslında neye ihtiyacımız olduğunu hatırlamıyoruz bile. Bugünün düzeninde böyle olmamız gerekiyor. Bir insan olarak para, mal mülk, şöhret, araba, ayakkabı, elbiseler, telefon, akıllı telefon, daha akıllı telefon, en akıllısı.. Hep “madde”ye ihtiyacımız varmış gibi yaşıyor ve bunun için çalışarak ömrümüzü tüketiyoruz.

Atalarımızı ne çabuk unuttuk? Sapiens kitabını okumanızı tavsiye ederim hem de şiddetle değil çok içten bir şekilde 🙂 Bakın, “şiddetle istemek”. Neden şiddetle istiyoruz ki? Tamam tamam şiddet kelimesinin zarf olarak kullanıldığını ben de biliyorum, fakat neden örneğin “içtenlikle istiyorum” diye yerleşmemiş ki bu öbek dilimize? Çünkü şiddetli olmalıyız, severken bile şiddetle seviyorum seni düşünsene. Birini seviyorsak “ya bizim ya kara toprağın” bu memlekette. Tam da bu sebeple kara toprağın oldu bir çok kadın. Bu sebeple derken, temeldeki anlayışın uyuştuğunu düşünüyorum.

İşte bunlarla dolup taştım. Bu ve bunun gibi sayısız düşünceyle. Ve dedim ki İlay, paylaşmalısın. Neden içinde tutasın ki? Ya dokunabilirsen birine? Ya bir kişi olsun varsa bu dünyada senin gibi hisseden? Kalbi aynı hissiyat ve varlığa sevgi tutkusuyla atan? Ya çıkarsa seni anlayabilecek birileri?

Yine de bunları insanların “bildiklerini sandıkları” İlay olarak paylaşmaya korktuğum/çekindiğim (yani başladığım noktaya döndüğüm için) farklı bir hesaptan paylaşacaktım. O hesap bir de eski bir arkadaşımda açıktı. Ben parolasını hatırlayamayınca o kişiye de sordum bugün. O da ayrı bir konu, sanırım Montaigne yine devrede ve bazen insanların kafalarındaki arkadaşlık tanımları uyuşmayabiliyor ve ilişkileri bitebiliyor; bu da çok saygı duyulası bir şey.

Neyse, dedim ki kendime “Let it go, let it be” ve ilk paylaşımımı yapmaya karar verdim.

“You rise from within”

Dönüşüm Başladı

Yeni yıla girenler çoktan girdi bile. 2018 kucak dolusu saflık, huzur ve mutlulukla hızla yaklaşırken, bu enerjiyi hissedenler 2018’e bu sabah 9.30 itibariyle girdiler.

Bu yıl Santa bir şey getirmiyor çünkü bu sene Santa 🎅 yok, siz varsınız. Bugün bir çoğumuz yeniden doğduk ve istesek de istemesek de bu dönüşümün içindeyiz.

Mutluluğun ve kahkahanın bulaşıcı olması gibi bu enerjiyi hissedenler bir ışık gibi parıldıyorlar.

2018 bu sebeple çok simli, parıltılı geçecek bir yıl. Çünkü iç huzura ihtiyacımız var ve buna yalnızca kendi içimizden ulaşabileceğimizi sonunda idrak ettik.

Dünyaya sevgi doğuyor.

Her sabah doğan güneş bir sevgi örtüsüyle çıkacak karşınıza. Bu sebeple daha çok bakacağız bu sene güneşe, aya, yıldızlara.

Bu sene daha çok insan yıldızların altında aşık olacak ve aşk yaşayacak. Aramaktan vazgeçen herkes, aradığını anında bulacak, çabasız, huzurla..

2018 aşk, sevgi, huzur, saflık, samimiyet, iletişim, cinsellik, meditasyon dolu bir yıl olacak.

Hepinizi buna katılmaya ve bu enerjiyi çoğaltmaya davet ediyorum 🙏💙💜🌌🎆🌈